İstanbul

Asya ve Avrupa kıtaları arasında yer alan, Dünya’nın en eski ve en güzel şehirlerinden biri olan İstanbul, tarih öncesi çağlardan beri farklı medeniyetleri barındırmış, göç yolları üzerinde yer almış ve bugün büyük bir metropole dönüşmüştür. Coğrafi olarak, Avrupa, Balkanlar, Kafkasya, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın birleştiği geniş bir alanın ortasında yer alan İstanbul, adeta kalbinden geçen Boğaz’ı ve diğer eşsiz doğal güzellikleriyle tüm dünyayı kendine hayran bırakmaktadır. Tarihte olduğu gibi günümüzde de ticaretin ve bağlantı yollarının merkezinde yer almasıyla da şehir, tam bir cazibe merkezidir.

Çağlar boyunca farklı kültürlere ev sahipliği yapmış ve Doğu-Batı sentezinin yaşandığı en güzel şehirlerden biri olan İstanbul, 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti olarak ilan edilmesiyle birlikte kültürel açıdan daha da önemli bir konuma gelmiştir. Bugün Türkiye’nin ekonomi ve finans merkezi haline dönüşen şehir, Asya ve Avrupa kıtalarında yer alan iki uluslararası havalimanıyla dünya’nın her yerine kolaylıkla ulaşabilme imkanlarının olması, ılıman iklimi, tarihi dokusu, sanat ve kültür aktiviteleriyle gerek turistler gerekse bu şehirde yaşayan ve yaşamak isteyen öğrenciler tarafından oldukça çekici bulunmaktadır.

Üniversite sayısı ve öğrenci nüfusu bakımından da Türkiye’nin en zengin şehri olan İstanbul, düzenlenen ulusal ve uluslararası kongreler, çalıştaylar, sempozyumlar gibi eğitim faaliyetleri ile kültür festivalleri bakımından da bir tercih sebebidir. Asya ile Avrupa Kıtaları'nın dar bir deniz geçidi "Boğaziçi" ile ayrıldığı yerde, iki kıta üzerinde kurulu tek şehirdir. 2500 yılı aşan bir tarihe sahip olan İstanbul, deniz ve karaların kucaklaştığı bu stratejik bölgede kuruluşunu takiben önemli bir ticaret merkezi olmuştu. Tarihi İstanbul şehri üç tarafını Marmara Denizi, Boğaziçi ve Halic'in sardığı bir yarım ada üzerinde yer alır. Burası 3 dünya imparatorluğuna,

Roma, Bizans ve Osmanlı Türkleri'ne başkent olmuş,1600 yılı aşan bir süre boyunca 120 den fazla imparator ve sultan burada hüküm sürmüştür. Dünyada bu özelliğe sahip tek şehirdir. Gelişim sürecinde surlar her defasında daha batıya inşa edilerek şehir 4 defa genişletilmişti. 5.yy Roma devri surları ile çevrili, 7 tepe üzerine kurulu İstanbul, Türk sanatının şaheser eserleri, buralara kondurulmuş "taçlar" gibi, Sultan camileri ile süslüdür. Şehrin silueti her yönden güzel, muhteşem ve huzur verici bir manzaradır. Çok emin bir tabii liman olan Haliç şehrin gelişmesinde önemli rol oynamıştı. Ana yolların denize ulaştığı kavşak noktasında yer alması, kolay savunulur bir yarım ada, ideal iklim, zengin ve cömert tabiat, stratejik Boğaziçi'nin kontrolü gibi özellikler ve coğrafi konumunun dünyanın merkezinde bulunması İstanbul'un kısmetidir.

istanbul

İmparatorluklar başkenti olduğu sıralarda, devlet ile birlikte dinlere de idari merkez olmuş, Doğu Hıristiyanlığı Patrikliği kurulduğu zamanlardan günümüze kadar bu şehirde üslenmiş, Hıristiyan dünyasının en büyük ilk kilise ve manastırları buradaki pagan mabetlerinin üzerinde yükselmişti. İstanbul'un fethini takiben yüz yıl gibi bir sürede sanat eserleri camiler, saraylar, okul, hamam, ve diğer tesisler şehri donatıp Türk karakterine kavuşturmuş, harap halde mevcut kiliselerin bazıları da tamir ve tadil edilerek camiye çevrilmişlerdi.

Osmanlı Sultanlarının İslam Dini'nin halifeleri olduğu 16.yy dan Cumhuriyetin ilk yılı 1924 e kadar bu sembolünde merkezi İstanbul'dur. Yahudilik her liman şehrinde olduğundan daha fazla İstanbul'da yerleşmiş,15 yy da Türk'lerin İspanya'dan kurtarıp getirdikleri de mutlu, yeni hayat tarzına bu şehirde başlamışlardı.İstanbul,cami,kilise ve sinagogların yan yana mevcudiyetlerini sürdürdüğü bir toleranslar merkezi olagelmiştir. Osmanlı İmparatorluğu çöküş yıllarında şehir, zengin, gösterişli bir çok eser ile süslenebilmiş, saraylar Avrupa sanatının tesirinde yapılmış, Haliç'in kuzey yamaçları Galata ve Beyoğlu semtleri Avrupai kimliklerine bürünmüşlerdi.

Birinci Dünya savaşlarında taraf olan İmparatorluk çöküp yerine kurulan genç Cumhuriyetin başkenti Ankara'ya taşıması, İstanbul'un önemini azaltmamıştır. 2. Dünya savaşlarını takip eden yıllarda başlayan ve 1950 den sonra hızlanan plansız gelişme eski şehrin dokusuna tesir etmiş, maalesef ahşap yerleşim yerleri süratle yok edilirken her yer beton binalarla dolmuştur. Dışardan yapılan göçler ile nüfus patlamasına uğrayan İstanbul kısa sürede tarihi surların çok ötelerine taşmış, sur içi alanlar atölye, fabrika ve iş yerlerinin istilasına uğramış, açılan ana arterler trafik için çözüm sağlayamamış, alt yapı eksikliğinden dolayı Haliç ilk kirlenen yer olmuştu.

istanbul

1980'li yıllarda başlayan kurtarma hamleleri ile İstanbul tarihinde görmediği bir yeniden yapılanma sürecine girer. Haliç kıyılarında binlerce yapı istimlak edilerek kıyı boyu yeşil kuşakla çevrelenmiş, Marmara Denizi kıyıları doldurularak park ve bahçelerle donatılmıştır. Drenaj sistemleri tamamlanarak, atık sular fiziki ve biyolojik arıtılmış, şehri çevreleyen denizlerin kirlenmesi önlenmiş, hava kirliliği, artık doğal gaz kullanıldığı için oldukça azalmıştır. Roma şehir surları restorasyonları başlatılmış, can damarı Beyoğlu yeni açılan bir cadde ile kurtarılmış, daha önceki yıllara nazaran genel temizlik, bakım, çöp işleri Avrupa standartlarını yakalamıştır.

Çevre yolları Boğaziçi'ni 2 asma köprü ile geçerek kıtaları bağlarken, Avrupa yakası hızlı tramvay ve nihayet metro sistemine kavuşmuş, kıyılarda inşa edilen deniz otobüsleri terminalleri ile deniz taşımacılığında sürat ve konfor sağlanmıştır. Tarihi yarım adadaki bütün sınai tesisler şehir dışında yapılan modern sitelere taşınırken, yeni şehirler ve uluslararası otobüs terminali de trafik yoğunluğunu rahatlatmıştır. Eski hapishane binası ile şehrin betonarme ilk büyük yapısı 5 yıldızlı otellere çevrilerek turizme tahsis edilmişlerdir. Şehir doğu-batı ekseninde Marmara kıyıları boyunca dinamik büyümesini tüm hızı ile sürdürmekte, gelişmektedir.

İstanbul'un kuruluşu

Megaralılar M.Ö. 658-657 yıllarında bugünkü Topkapı Sarayının bulunduğu yerden, Sarayburnu’na ve oradan da Ahırkapı semtine kadar uzanan mahalde küçük bir şehir kurdular. Kurdukları şehrin etrafını bir surla çevirdiler. Şehre, başkanları Vizas'ın ismine izafeten "Vizas Şehri" manasına gelen Vizantion (Bizantion) adını verdiler. Şehri çevreleyen surlar, Sarayburnundan başlayıp, bugünkü Ayasofya Müzesini içine alarak, Yerebatan Sarayından geçmekte ve bir kavis yaparak,Sultanahmet Camii ve etrafı dışarıda kalmak üzere Ahırkapı semtinde denize varmaktaydı.

Sonraları Argoslular, Zevksippos adlı başkanlarının emri altında gelip, Bizantion'a yerleştiler. Böylece şehrin nüfusunu çoğalttılar. Şehir,kısa zamanda çiftçi ve balıkçı yeri olarak gelişmiş zamanda Ege denizinden Karadenize gidip gelen gemiler için uğrak ve durak yeri olduğundan önem kazanmıştır.Şehrin kurucusu olan Vizas tarafından, bugünkü Topkapı Sarayının bulunduğu tepede bir Akropol kurulmuştur.Pers hükümdarı Darius, İskit seferinden dönüşünde, generallerinden Megabisos'u Marmara etrafındaki şehirleri Pers imparatorluğuna bağlamaya memur etmişti. Vizas (Bizans) şehri, Darius’un İskit seferi dönüşünden sonra M.Ö 479 yılına kadar Pers İmparatorluğuna bağlı kalmış, aynı yılda Yunanlıların Persleri Platea şehri yöresinde yenmelerinden az sonra, Isparta Kralı Pavsanias şehri ele geçirmiştir.

M.Ö 340 yılında Makedonya kralı II.Filip, şehri muhasara ettiyse de zaptedememiştir. Perslerden de yardım gören Atinalılar, Yunan şehir devletleri ile bir anlaşma yaparak, Bizanstion yardımına koştular. Bunun üzerine II. Filip muhasarayı kaldırıp geri dönmek mecburiyetinde kaldı. Roma İmparatoru Septimius Sevirus'la (193-211), Romalı general Niger arasındaki çarpışmada, Bizans şehri Niger'in tarafını tut¬tuğundan, İmparator kendisine karşı düşmanıyla ittifak eden Bizanslılardan intikam almak için, 193 yılında şehri kuşatmış ve üç yıllık bir kuşatmadan sonra, 196 yılında zaptetmiştir. Şehir halkına çok sert davranan ve şehrin surlarını, baştanbaşa imha ettiren Sevirus, bir müddet sonra oğlu Antonius Bassianus Karakallanın rica ve isteği üzerine, bu şehre karşı sert tavrını değiştirerek, yeniden yaptırdığı surlarla şehri büyültmüştür.

Bu surlar, Vizas surlarına, biraz daha batıya doğru inşa edilmiş ve şehre daha büyük bir genişlik vermiştir. Septimus Sevirus'un surları, bugünkü Eminönünde eski Paket Postahanesinin bulunduğu yerden başlayarak, Divan yolundan Fuat Paşa türbesine, oradan da üzerinde Dikilitaş, Burmalı sütun ve Alman çeşmesinin bulunduğu park halindeki sahayı (Osmanlılar zamanında At Meydanı, Bizanslılar zamanında Hippdrom denilen yer) çevirerek, Sultanahmet Camii'nin bulunduğu yerden geçip, Ahırkapı semtinde denize varmaktaydı. Sevirus, bugünkü Gülhane parkında Amfiteatr tarzında bir tiyatro, Akro¬polde Yupiter (Zeus), Febüs (Apollon) ve Venüs (Afrodit) gibi ilah ve ilahelere vakfedilmiş mabetler yaptırmış, 203 yılında da Hipodrom'u inşa ettirmeye başlamıştır.

306 yılında rakiplerini yenerek, Roma İm¬paratoru olan Konstantin (306-323), 3 Temmuz 324 yılında rakiplerinden Likinius'u Edir¬ne (Adriyanopolis) civarında yapılan savaşta mağlup etmişti, Bizantion'a kaçan Likinus, Konstantinin gelmekte olduğunu öğrenince, Üsküdar'a (Hrisupolis) çekildi. Konstantin, burada da Likinus'u mağlup etti. Aynı zamanda da Bizantion'u da ele geçirdi. Konstantin, bundan sonra Roma şehrini terk ederek, Bizantion şehrini kendisine merkez edindi. Böylece imaparatorluğunun ikinci devrine başlamış oldu. (324-337) 8 Kasım 324 yılında, bu şehri yeni Roma adıyla imparatorluğunun merkezi olarak ilan etti ve bilahare şehir, imparatorun ismine atfen, Konstantionopolis adını aldı.

İm­parator, aynı yıl içinde, şehrin genişliğini ve surların geçeceği yerleri şahsen tespit ederek, inşasını emretti. Konstantin şehrinin kara cihetindeki surlar, bugünkü Atatürk Köprüsü­nün batısında, Haliç sahillerinden başlıyarak, Sultanselim ve Fatih Camileri arasından Cer­rahpaşa semtine doğru uzanıyor, Etyemez sem­ti civarında büyük bir kavis yaptıktan, Samatya yakınlarında Marmara sahillerine varıyordu. İmparator Konstantin zamanında, şehir 14 mıntakaya ayrılmaktaydı. Bu mıntakalardan 12'si, Konstantin şehrini çevreleyen surlar içindeydi. 13. mıntaka bugünkü Galata semti, 14. mıntaka ise, bugünkü Eğrikapı (Vlaherna) bölgesi idi.

Bugünkü isimleriyle, İstanbul yedi tepesinin bulunduğu yerlere gelince:Birinci tepe: üzerinde Topkapı Sarayı, Ayasofya Müzesi, Hippodrom ve Sultanahmet Camii'nin bulundukları mahal; İkinci tepe: Çemberlitaş sütunun bulunduğu yer ve etrafı; Üçüncü tepe:İstanbul Üniversitesinin bulunduğu yer ve civarı; Dördüncü tepe: Fatih Camii' bulunduğu yer ve havalisi; Beşinci tepe:Sultanselim Camii'nin bulunduğu bölge; Yedinci tepe: Cerrahpaşa ve Haseki hastanelerinin bulundukları yerler ve civarlarıdır. İmparator Konstantin, Şehir surlarının şasi devam ederken, şehirde birçok binalar yaptırmaya başlamıştır. 325 yılında Ayia Irini (bugünkü Ayasofya müzesinin yakınında Topkapı Sarayını çeviren surların içinde Bir müddet Askeri müze olarak kullanılmıştır.) ve Ayia Apostoli (takriben Fatih Camii' bulunduğu yerde idi) kiliselerini inşa ettirmiştir.

Yine Ayia Sofia kilisesinin temelleri İmparator Konstantin zamanında atılarak, inşasına başlanmış ve oğlu imparator Konstanios (337-361) zamanında bitirilmiştir. R. Janin'in bildirdiğine göre, 381 yılında bu kilisenin çatısı, Arienler (Arius mezhebinde olanlar) tarafından yakılmışsa da çok çabuk tamir edilmiştir, 404 yılında ikinci defa yanan bina 406 yılında tekrar inşa ettirilmiştir. Büyük bir kısmı ahşap olduğu için, 15 Ocak 532 gecesi, Nika ihtilalinde tamamiyle yanmıştır, imparator Konstantin, evvelce de zikredildiği gibi, 203 yılında impartor Septimius Sevirus'un inşa ettirmeye başladığı Hipodromu tamamlamıştır. Konstantin sırlarının inşası 330 yılında biti-rilmiş, 330 yılının 11 Mayısında Konstantin şehrinin resmi küşadı yapılmıştır. Çemberlitaş' da (Konstantin sütunu) 330 yılında dikilmiştir.

İstanbulun vilayet oluşu

İstanbul’un bir özelliği de ilk vilayet teşkilatının diğer büyük illerden çok sonra, ancak 1909 (1325) yılında kurulmuş olmasıdır. Bunun nedenleri çeşitli eserlerde şöyle açıklanmaktadır: İstanbul, Fatih Sultan Mehmet tarafından 29 Mayıs 1453’te fethinden egemenliğin Büyük Millet Meclisine ve dolayısıyla ulusa geçmesi tarihi olan 23 Nisan 1920 ye kadar 467 yıl Osmanlı devletinin baş şehri olarak kalmıştır. 13 Ekim 1923’te Ankara başşehir olarak kabul olunmuş ve bundan 16 gün sonra, yani 29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin ilanı ile İstanbul, yeni Türkiye Cumhuriyetinin bir vilayeti haline gelmiştir.

İstanbul, Osmanlı İmparatorluğunun başşehri iken, Padişah denilen Hükümdar ile o zamanın Başvekili (Sadrazam) ve Vekilleri (Nazırlar), yani Bakanlar Kurulunun tümü başşehirde bulunmalarına ek olarak çeşitli devirlerde de şehrin mülki, beledi, askeri ve inzibati işleriyle İstanbul Kadısı, Yeniçeri Ağası, İhtisab Nazırı, Serasker, Zabtiye Müşiri ve Şehremini gibi isimlerle vazife gören kişiler ve kuruluşlar meşgul olduklarından 1909 (1325) yılına kadar İstanbul şehri ile “mülhakat” denilen yakınındaki ilçeler için ayrıca bir Vali tayinine ihtiyaç duyulmamıştır. Ancak Meşrutiyet inkılabıyla Osmanlı Devleti şekil değiştirdikten sonra, 22 Temmuz 1909 (1325) tarihli bir kanun la İstanbul’da ilk defa vilayet kurulmuştur. İstanbul’un fethinden 1826 (1242) tarihine kadar 373 yıl şehrin idari ve beledi işlerinin mühim bir kısmı Padişah ve Vezirler Meclisi tarafından tayin olunan kişilerin şahsi takdir ve kararları ile yürütülmüştür.

Şehirleri “Kadı” denilen ve İstanbul’da da “İstanbul Efendisi” adı ile anılan ve aynı zamanda şehrin hakimi olan kavuklu bir yüksek memur idare ederdi. “İstanbul Efendisi” emrinde bulunan İhtisab Ağası ve ona bağlı memurlar vasıtasıyla hiçbir kanuna tabi olmaksızın hüküm ve kararlarını derhal uygulardı. 1826 (1242) yılında İkinci Sultan Mahmud tarafından Yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra “İhtisab Nezareti” adı ile Bakanlık gibi yeni bir teşkilat kurulmuş ve o zamana kadar Kadılar veya İstanbul Efendileri tarafından görülmekte olan esnafın ve gıda maddelerinin kontrol ve murakabesi ile zabıta işleri ve ordu masraflarının karşılığı olarak alınan ihtisap resimlerinin tahsili gibi görevler bu Nezarete verilmiştir. İhtisap Nezareti İstanbul’da hem Vilayete, hem de Belediyeye ait işleri görür, şehrin asayişi ile de meşgul olurdu.

Fakat çok geçmeden İhtisap Nezaretinin bu vazifelerden vergi tahsili kısmı Maliye Nezaretine, zabıta ve askeri işler de “Seraskerlik” makamına verilmiştir. Fakat bir müddet sonra, Seraskerliğe verilen zabıta vazifeleri önemli görüşülerek 1846 (1262) yılında bir “Zaptiye Müşürlüğü” ihdas olunmuş ve böylece mülki idare ve zabıta işleri bu Müşürlüğe devir olunmuştur. Bu suretle İhtisap Nezaretinde yalnız Belediye görevleri bırakılmış oldu. Böylece 1846 (1262) yılından 1866 (1282) yılına kadar geçen yirmi yıl içinde Vilayete ait mülki idare ve zabıta işleri (Zaptiye Müşürlüğü)’nce ifa olunmuştur. 1866 (1262) yılında Zaptiye Müşürlüğünde Çatalca, Şile, Kartal, Gebze gibi “ Mülhakat” civar ilçelere ait idari ve inzibati işlerle de meşgul olmak üzere bir “Meclis-i İdare-i Liva-i Zaptiye” adı ile bir Meclis teşkil edilmiştir. Bundan dört yıl sonra 1870 (1286) tarihinde ise İstanbul’un mülki idaresi, zabıta ve mahkemeleri hakkında 101 maddelik bir nizamname yayınlanmış ve bu nizamname ile Zaptiye Müşürüne Valilik yetkileri verilmiştir.

Bu nizamnameye göre, Zaptiye Müşürlüğü idari teşkilatı, İstanbul, Beyoğlu, Üskiüdar ve Çekmece adları ile dört mutasarrıflık (Valilikten küçük, Kaymakamlıktan büyük bir idari makam) ile Galata, Adalar, Kartal, Eyüp, Yeniköy, Şile, Beykoz, Çatalca, adları ile sekiz Kaymakamlıktan ve Küçükçekmece, Suyolu kurası (köyleri), Terkos, Gebze adları ile dört müdürlükten kurulu idi. Bu nizamname ile İstanbul’da ki Ceza Mahkemeleri de, diğer vilayetlerin mahkemeleri gibi Zaptiye Müşürünün Emri altına verilmiş ise de bunun sakıncası çabuk anlaşılmış ve bir yıl sonra 1871 (1287) de kaza ve icra kuvvetleri birbirinden ayrılarak mahkemeler yeni kurulan Adliye Nezaretine bağlanmıştır. Böylece, Valilik yetkisi 1877 (1293) inkılabına kadar Zaptiye Müşürü tarafından kullanılmıştır.

Bu tarihte Osmanlı Hükümetinin şekli değiştiği zaman, İstanbul’un idaresine de bir yenilik verilmek istenilmiş ve Paris şehrini takliden mevcut Belediye dairelerinin ( bugün ki Belediye Şube Müdürlükleri) sayısı yirmiye çıkarılmış, fakat o sırada Osmanlı, Rus harbi çıktığı için bunun tatbikatına geçilememiştir. 1878 (1294) de ise Belediye dairelerinin sayısı ona indirilmiştir, her daireye Hükümet tarafından birer müdür tayin edilmek suretiyle 1908 (1324) yılına kadar İstanbulun idare işleri de bu Belediye Müdürlükleri tarafından ifa olunmuştur. Meşrutiyetin ilanı üzerine, 22 Temmuz 1909 (1325) tarihli bir kanunla İstanbul’da ilk defa Vilayet teşkil olunmuş ise de, o zamanlar İstanbul Hükümet merkezi olduğu için, şehirde vilayetin varlığı ve otoritesi hissedilmemiştir.

İstanbulda vilayet teşkilatının kurulmasından ve Şehreminliğine ilaveten bir de Vilayet Makamı ihdas olunmasından sonra Dahiliye Nezareti için bir “ Emanet-Vilayet Meselesi” meydana çıkmış, zaman zaman Vilayetin lüzumsuzluğu ileri sürülmüş, komisyonlar inceleme yapmış, hulasa 1922 yılına kadar 12 yıl içinde her yeni Vali, Şehremini ve Dahiliye Nezaretinde kocaman bir dosya teşkil etmiştir. Tatbikat ve icraat ise, kah ayrı bir Vali ve bir Şehremini bulunması, kah Valiye Şehremini vekalet veya Şehreminine Valiye vekalet görevi de verilmek suretiyle yürütülmüştür. Bu arada: İstanbul Şehremini Operatör Dr. Cemal Paşa (Topuzlu) 12 Ekim 1912’den 8 Kasım 1914’e kadar, Şehremini İsmet bey, 9 Kasım 1914’den 3 Şubat 1915’den 29 Nisan 1915’e kadar, Şehremini Bedri Bey, 30 Nisan 1915’den 7 Temmuz 1917’ye kadar İstanbul Valiliğine de vekalet etmişlerdir.

İstanbul Valisi Kani Bey 14 Temmuz 1917’den 3 Aralık 1917’ye kadar ve ikinci defa olarak 12 Ağustos 1918’den 15 Aralık 1918’e kadar ve Vali Yusuf Ziya Bey de 16 Aralık 1918’den 11 Mayıs 1919’a kadar İstanbul Şehreminliğine de vekaletten bulunmuşlardır. Atatürk’ün Milli Mücadeleye başlamak üzere Samsun’a çıktığı 1919 Mayısından, 1923 Cumhuriyetin ilanına kadar geçen intikal devresinde iki kat daha Valilikte bulunmuş ve bunların sonuncusu, 7 Ekim 1922’den, yani Padişah Vahidettin’in bir düşman gemisiyle İstanbul’dan kaçtığı 17 Ekim 1922’den on gün evvel başlayarak 7 Nisan 1923’e kadar Valilik yapan Miralay Esat Bey (Paşa) olmuştur.

Coğrafya

İstanbul, Avrupa ile Asya kıtaları arasında köprü görevi gören, bunların birbirine en çok yaklaştığı iki uç üzerinde kurulmuş bir şehirdir. Bu uçlar Avrupa kıtasında Çatalca, Asya kıtasında ise Kocaeli; güneyden Marmara ve Bursa, güneybatıdan Tekirdağ ve kuzeybatıdan Kırklareli ile çevrilidir. Şehrin adını aldığı ve Haliç ile Marmara arasında kalan yarımada üzerinde bulunan asıl İstanbul 253 km², bütünü ise 5712 km² 'dir. Marmara denizindeki Adalar da İstanbul iline dahildir. İstanbul çevresinin bitki örtüsü, Akdeniz iklimi bitkilerini andırır. Bölgede en çok görülen bitki türü makidir. Bu bitkiler uzun ve kurak bir yaz mevsimine kendini uydurmuştur.

Fakat iklimin özelliği dolayısı ile tepeler çıplak değildir. Yer yer görülen ormanlık alanların en önemlisi kentin 20 km. kuzeyindeki Belgrad Ormanı'dır. İstanbul ilinde büyük akarsu yoktur. En büyük akarsu, aynı zamanda Kocaeli Yarımadası'nın da en büyük suyu olan Riva çayıdır. 71 km. olan Riva Çayı, kaynaklarını Kocaeli ilinden alır ve güneydoğu kuzeybatı yönünde akarak Riva köyü yakınlarında Karadeniz'e dökülür. Boğaza dökülen suların en önemlileri Küçüksu ve Göksu dereleridir. Bunlardan başka Haliç 'e dökülen Kağıthane ve Alibey Dereleri, Küçükçekmece Gölüne dökülen Sazlıdere, Büyükçekmece Gölüne dökülen Karasu Deresi, Terkos Gölüne dökülen Trança Deresi, İstanbul İlinin belli başlı akarsularıdır. İlde küçük fakat önemli üç göl vardır. Bunların üçü de Avrupa yakasındadır.

Denizden ayrılmış olan Terkos Gölünün suyu tatlıdır. Kentin suyu buradan sağlanır. Marmara Denizi kıyısında bulunan Küçükçekmece (11 km²) ve Büyükçekmece (16 km²) Göllerinin suları denizle temasları olduğu için tuzludur. Yaz ayları genellikle sıcak geçen, kış aylan bölgeyi etkisi altına alan sistemlere bağlı olarak fazla soğuk geçmeyen İstanbul, Akdeniz ikliminin özelliklerini taşıyor görünse de, Marmara Denizi ve İstanbul Boğazı'nın etkisiyle farklı özellikler taşır. Kış aylarında Karadeniz'den gelen soğuk-kuru hava kütlesi ile Balkanlardan gelen soğuk-yağışlı hava kütlesinin özellikle Akdeniz'den gelen ilik ve yağışlı güneyli hava kütlelerinin etkisi altındadır. Bütün ilde Karadeniz'in soğukça yağışlı (poyrazlı) havasıyla Akdeniz'in ılık (lodoslu) havası birbirini izler. İlde yaz-kış, gece-gündüz arasında büyük ısı farkları görülmez.

Tarihi yapısı

Günümüzde kültür, sanat, iş ve eğlence merkezi olan Beyoğlu İlçesi, Bizans döneminde yerleşim alanı olmayan, bağ ve bahçelerle kaplı bir yerdi. İstanbul yakasında bulunan Bizanslılar buraya karşı yaka anlamına gelen “Pera” adını vermişlerdir. İmparator Jüstinyen Galata’da sonradan bir çok bina yaptırdığından buraya “Jüstinyana” da denilmektedir. Türkler ise Pera’yı Beyoğlu şeklinde adlandırıp daha geniş bir alanı kastetmişlerdir. Ticari amaçla İstanbul’a gelen Venedikliler ve Cenevizliler Bizans’ın iç karışıklıklarından istifade ederek Galata’yı surlarla çevirmiş ve bugünkü Galata Kulesini 13.yüzyılda inşa etmişlerdir. Aynı yüzyılda Cenevizli tüccarların yönetimine verilen Galata yüzyıllar boyunca ticaretteki önemini korumuştur

Fatih Sultan Mehmet 1453 Yılında İstanbul’u alınca Anadolu’nun muhtelif yerlerinden getirdiği halkı İstanbul’un çeşitli yerlerine yerleştirdi.1461 yılında Trabzon’daki Rum Pontus Devleti alınınca son imparatoru David Komennos ve sülalesi İstanbul’a getirildi. Bunlardan Kalayanis Komennos’un oğlu Aleksios Müslüman olunca Tünel civarına yerleştirildi. Bundan sonra bu yöre beyin oturduğu yer anlamında olan BEYOĞLU olarak anılmaya başlandı. İstanbul’un alınmasından 60 yıl sonra Tophane’den Kasımpaşa’ya kadar olan sahalar yavaş yavaş Türklerle dolmaya başladı. 2. Sultan Beyazıd bugünkü Tünel yakınlarında bulunan ve o adla anılan “Asmalımescid”i yaptırdı.

Daha sonra Yavuz Sultan Selim zamanında saray iç oğullarının okumaları için bugünkü Galatasaray İbrahim Paşa tarafından yaptırıldı. O zamandan bu yana bu semte Galatasaray semti denildi. Önceleri Yabancı elçilikler ve temsilcilikler de bu semte bulunuyordu. BENİ AHMET Devletinin yıkılması üzerine İspanya’dan İstanbul’a göç eden Araplar Galata ve Tophane semtlerine yerleştirildi. Nüfusun artması sonucu bu semtte sık sık yangınlar olmuştur. 19.yüzyılda Galata da önemli gelişmeler yaşandı. Burası, ticaret merkezleri olma özelliğini korurken yabancı elçiliklerin yerleştiği ve yine yabancı banker, komisyoncu, banka ve sigorta şirketlerinin yoğunlaştığı, bunun yanı sıra eğlence yerlerinin bulunduğu bir Avrupa kenti görünümünü kazanmaya başladı.

1860 yılında alınan bir kararla şehir içinde bulunan mezarlıklar meskun bölge dışına Hasköy ve Sütlüce civarına taşındı. Bu tarihten sonra ahşap binaların yerine taş ve tuğla bina yapımına başlandı.18.yüz yılın ilk yarısında Taksimde büyük bir Topçu kışlası yapıldı. Cumhuriyet devrinde bu kışla yıkılarak yerine bugünkü Taksim Gezi Parkı yapıldı. 1864 yılında Galata’da bulunan surlar yıkılarak yerine cadde ve sokaklar açıldı. Beyoğlu, Osmanlı İmparatorluğu zamanında Mutasarrıflıkla İdare ediliyordu. 1923 yılında Cumhuriyetle birlikte İlçe olmuştur.

Adalar

İstanbul Adalarının tarihine ait Bizans öncesinden pek az bilgi vardır. Bunlar Thimkus Artemiones gibi antik çağ yazarlarının eserlerinde bulunur Batı kaynaklarında Adalar, sayısız trajedilerin yaşandığı yerlerdir. Bizans tarihçileri bu manastırlardan ancak 8.yy dan itibaren söz etmeye başlarlar. Latinler İstanbul’a geldikleri zaman ( 1204 ), Venedik dükü Dandola, Latinleri Adaları yağma etmeye kışkırttı. Ancak, Latinler Adalara saldırmadılar. Adalar, 1302’de Eğriboz ve Girit korsanlarının saldırısına uğradı. Türkler’in Adalara gelişleri, Bizans İmparatoru Manuel Paleologos dönemine rastlar. 1412’de Musa Çelebi ile İmparator Manuel arasında Yassıada yakınlarında yapılan deniz savaşı, Adaları etkiledi. İstanbul’un fethinden yaklaşık bir buçuk ay önce, Fatih Sultan Mehmet’in kenti kuşatması sırasında, 17 Nisan 1453’de Baltaoğlu Süleyman Bey, Adaları ele geçirdi. Gustav Schlumberger, Adaların trajik tarihini, doğal güzelliği bakımından eş tuttuğu Capri’nin tarihine benzetir.

Reşat Ekrem Koçu’nun Adaların trajik tarihini yorumlayışı ilginç ve çarpıcıdır. “Adalar, pitoresk bir tabiat yapısı ile zengin tarih haralarına sahiptir. Her adımda yirmi asırlık bir tarihin izine rastlanır. Çam ormanlarıyla örtülmüş tepeleri, türlü kır çiçekleri bezenmiş vadileri, Marmara dalgalarının çırpındığı kıyıları, bir zamanlar buralarda taç ve tahtından mahrum edilmiş imparatorların işkenceler, mahrumiyetler altında ve korkunç bir sefalet içinde inleyip mahvolduklarına inandıramaz.” Adalar, Osmanlı İmparatorluğu döneminde 19. Yüzyıl ortalarına kadar kendi haline terk edilmiş, 1839 Tanzimat Fermanı ile yabancılara mülk edinme olanağı tanıyan yasal düzenleme sonunda hızla gelişme sürecine girmiştir.

istanbul

İlk kez Fransızlar Adaları sayfiye yeri olarak seçmişler, Türklerin yerleşmesi daha sonra gerçekleşmiştir. Adalar’ın giderek önem kazanmasına neden olan bir diğer gelişme, Adalar’la İstanbul ve Kadıköy arasında 1846’dan itibaren düzenli vapur seferlerinin başlatılması olmuştur. İstanbul’un zenginleri, azınlıklar ve yabancı uyruklular bu gelişme sürecinde Adaları bir sayfiye yeri haline getirmişlerdir. Bu gelişme sonunda İstanbul’da kurulan ilk üç belediye dairesinden biri, Yedinci Daire diye anılan Adalar Belediyesi olmuştur. ( 1861 ) Heybeliada’da bugün mevcut olan Özel Rum Erkek Lisesi ise; 1913 yılında çıkarılan ‘Tedrisatı iptidaiye’ kanununda, özel okulların durumu ile ilgilidir. 1915 de yayımlanan Mekatibi Hususiye Talimatnamesiyle özel okulların statüsü açıklığa kavuşturuldu. 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşmasının 40. Ve 41. Maddelerinde azınlıklara tanınan kültür ve eğitim hakları ile yabancı ve özel okullar çalışmalarını sürdürmektedirler.

1906 yılında kurulmuş olan İngiliz “Prinkipo Yacht Clup”, Cumhuriyet’ten sonra “Büyükada Yat Kulübü TAŞ.” Ne geçmiştir. 1937 yılında ise “Anadolu Kulübü” ne devredilerek Atatürk’ün direktifi üzerine 1926’da kurulan ve önce Ankara’da faaliyete başlayan Anadolu Kulübü’nün şubesi olarak faaliyete başlamıştır. Adaları, İstanbul’un diğer ilçelerinden ayıran temel özelliği, bunların tümü ile kara bağlantısı olmaması, yazlık bir sayfiye yerleşimi oluşudur. Zengin doğal güzelliğiyle Marmara’nın incisi ve İstanbul’un doğal akciğerleri olan Adalar’ın, İstanbul’un bir sayfiye, dinlence ve eğlence yeri oluşu, 20. yy’ın başından sonradır. Prens Adaları adı ile de bilinen İstanbul Adaları Marmara denizinde, şehre bir saat kadar yakınlıkta 9 adadır. Haliç girişi ve Kabataş iskelelerinden kalkan vapur veya deniz otobüsleri dört adaya muntazam seferler yaparlar.

Bizans devrinde manastırların kurulduğu Adalar saray mensuplarına yazlık veya sürgün yeri olmuş; Heybelideki bakır madenleri de kullanılmıştı. Yine bu adada Bizansın son yapısı, Meryem’e ithaf edilmiş küçük kilise, Deniz Lisesi üst binası avlusunda bulunur.!9 yy Başlarında servis giren buharlı vapurlar ile Adlara ulaşım kolaylaşmış, okullar ve oteller de inşa edilince nüfus artışı başlamıştı. Büyükçe olan, yan, yana sıralı dört ada yazlık evler, villalar,çamlık korularla kaplı olup plaj ve piknik yöreleri ile ünlüdürler. Mayıs ayından Eylül sonuna kadar kalabalıklaşan adalar diğer zamanlarda tenhadır. Yerleşim bölgelerinin iskelelere yakın çevrelerde, şehre bakan yönde geliştiği, tepeleri çamlıklarla örtülü ada yollarının tek vasıtası faytonlardır. Mevsim boyu, bilhassa tatil günlerinde koylar ve plajlar özel yat ve motorların, yelkenli teknelerin çekici duraklarıdır.

Şehirden gelen deniz vasıtalarından ilk görülen konik siluetli Hayırsız Ada ve İkinci Yassı Ada da yerleşim yoktur. İlk durak Kınalı Adanın etrafı açık plaj olup arkasındaki koy ile meşhurdur. Burada yük arabaları dışında faytonlar çalışmazlar. Sahildeki modern küçük camii, eski, güzel konakları dikkat çeken yerlerdir. Kınalıdan sonra kayalık sahilleri ile Burgaz adası yer alır. Her adada bulunan Yelken ve Su Sporları kulüplerinin ilki ve meşhuru buradadır. Roman yazarı Sait Faik Abasıyanık adada yaşarken yaşadığı ev müzeye çevrilmiş ve uğrağı, gün batımı ile şöhretli Kalpazan Kaya mahalli meşhur bir kafe olmuştur. Heybeli yönünde, şeklinden dolayı adlandırılmış, özel Kaşık Adası yer alır.

Heybeli Ada ikiz tepeleri arasında Deniz lisesi üst binası bulunurken öndeki diğer tepe üzerinde, çamlık içerisinde halen öğrenim yapılmayan Rum Ruhban Okulu ilk görülen büyük yapılardır. Ada iskelesi yanında Deniz Lisesi sahil boyu uzanır. Lokanta ve çayhaneler diğer yöndedir. Yerleşim alanlarının arka cephesinde çok güzel bir koy ile, Kaşık Adasına bakan tarafta halk plajı ve Deniz kulübü tesisleri ile arkasında meşhur Değirmen Burnu piknik alanı bulunur. Tepeleri çevreleyen yollarda, çamların içerisinde güzel ve manzaralı yürüyüş güzergahları adayı dolanır. Ada okullar ve sanatoryum tesislerinden dolayı kış aylarında da nispeten hareketlidir. Yıl boyu açık Halki Palas Oteli 19 yy. ortalarında beri servis vermektedir.

1995 yılında yenilenmiş ve tüm modern imkanlara kavuşturulmuştur. Takım Adaların en büyüğü ve meşhuru Büyük Adadır. Fayton turu ile etrafı iki saate yakın bir sürede dolaşılabilir. Ancak bir saate dolaşılan yarım tur daha enteresandır. Halk plajlarından Heybeli Ada yönündeki Yörük Ali Plajı şahane bir koyda bulunmaktadır. Yanı başındaki Dil burnu mesire alanı ile tercih edilen güzel bir yerdir. İskele civarı kalabalık yerleşim bölgesinin aksine adanın güney tarafı ıssızdır. Buralardaki koylar teknelerin ziyaret yerleridir. Adanın üst sırtlarında harap halde bulunan 19 yy. eski oteli, belki dünyadaki en büyük ahşap yapı, ihya edileceği zamanın özlemi ile ayakta durmaya çabalamaktadır. Büyük Ada iskele civarı lokantaları, çayhaneleri ve dükkanları ile renkli ve hareketlidir. Yaz aylarında servis veren 4 oteli vardır. Güzel evler, bakımlı bahçeler eşsiz manzaralar Adaları gezenlerde unutulmaz anılar bırakır. Sonraki Sedef adası, sakinlerinin dışında gelenlere, plajı ile açıktır.

Kültür turizmi

Kültür, İstanbul turizminin en güçlü ayağıdır. 8500 yıllık tarihi ve imparatorluklara başkentlik yapmış olmanın ardında bıraktığı kültürel mirası müzeler, saraylar, kazı alanları ve gündelik yaşamın devam ettiği sokaklarda kendini göstermektedir. Bunların yanısıra çağın kültürel dinamizmini kentliyle buluşturan modern sanat müze ve galerileri, sokak sanatçıları, konser mekanları ve filmden dansa çeşitli festivalleriyle İstanbul, ziyaretçilerine kültürün canlı bir şekilde öne çıktığı bir şehir turizmi imkanı sunmaktadır.

İstanbul’da kültür, sanatsal üretimin yanında İstanbul halkının çağlar boyunca sürdürdüğü gündelik yaşantısının nadide mekanları olan kiliselerden camilere ibadet merkezlerini de içermektedir. Tarih boyunca kozmopolit bir kent olmuş İstanbul’da yaşamış milletlerin mutfaklarını yansıtırken bir yandan çağdaş deneyimlerin örneklerini sunan restoranlarıyla İstanbul’da gastronomi turizmi de kültür turizminin önemli bir parçasıdır.

Yapmadan dönme

• İstanbul'un dini mimari şaheserlerinden Süleymaniye Camiini ve Sultanahmet Camiini görmeden,
• Ayasofya ve Kariye Müzesi'ni ziyaret etmeden,
• Topkapı Sarayı, Dolmabahçe Sarayı ve Rumeli Hisarını gezmeden,
• Boğaz'da ve adalarda vapur gezisi yapmadan,
• Galata Kulesinden ve Pierre Loti'de İstanbul manzarası seyretmeden,
• Sanat ve kültür etkinliklerini izlemeden,
• Eğlence hayatını merak edip, görmeden,
• Ortaköy pazarına uğramadan,
• Büyükadada fayton turu yapmadan,
• Boğazda, Kumkapıda, çiçek pasajında balık, kanlıcada yoğurt, Beyoğlunda profiterol yemeden,
• Kapalıçarşı'da halı, mücevherat, deri giyim eşyaları, Mısır Çarşısında lokum, baklava, pastırma, şekerleme almadan
• Beyoğlunda ve tüm mega alışveriş merkezlerinde alışveriş yapmadan dönmeyin.